Ana Sayfa Blog

40 Yaşını Geçtiğinizde Hızlı Kilo Vermenin Püf Noktaları

0

40 yaşından sonra nasıl kilo verilir?

Doğru egzersizi yapın

Doğru Egzersiz
Doğru Egzersiz

Egzersiz yapmadan kilo verme hedeflerine ulaşmak çok daha zordur. Yüzme, yürüme veya bisiklete binme gibi düşük etkili aktiviteleri deneyebilirsiniz. Ancak kuvvet egzersizini unutmayın, bu tür eğitimler metabolizmanın daha aktif çalışmasını sağlayarak kasların güçlenmesine yardımcı olur.

Meyveleri, sebzeleri, kepekli tahılları ve yağsız etleri yiyin

Meyve sebze kepekli tahıllar
Meyve sebze kepekli tahıllar

Mümkün olduğunca çok işlenmiş, yüksek şekerli ve yüksek yağlı yiyecekleri diyetinizden çıkarın. Besin değeri düşük besinler vücutta yağ olarak depolanır, ancak yüksek besin içeriğine sahip lif bakımından zengin olanlar sindirim sürecini yavaşlatır, aç kalmanızı engeller ve metabolizma hızınızı arttırır.

Bol bol su için

Günlük 8 su bardağı su tüketimi
Günlük 8 su bardağı su tüketimi

Kilo vermeye ve genel sağlığını iyileştirmeye çalışan herkes için tavsiye ama biz yaşlandıkça özellikle önemlidir. Su, sindirim ve metabolizmanın anahtarı olduğu için, vücudumuz çoğu zaman açlıkla susuzluğu karıştırabilir , bu da ihtiyacımız olandan daha fazlasını yememize ve böylece kilo almamıza neden olur.

Sakince yavaş yemek yiyin

Sakince ye

Eğer alırsan her lokma arasında yaklaşık 30 saniyelik bir mola , sen artık aç olduğunda yeme durdurmak için daha olasıdır. Bazen bizi daha fazla yemeye iten duygular veya strestir. Küçük tabaklar kullanın ve daha fazla çiğneyin.

Küçük porsiyonlarda yiyin

Küçük porsiyonlarda yiyin
Küçük porsiyonlarda yiyin

Yaşlandıkça yutma biraz yavaşlar ve birkaç küçük öğün yemek bu sorunun üstesinden gelmeye yardımcı olur. Ayrıca günde birkaç kez yemek yemek kan şekeri seviyesini dengede tutar.

Hareketsiz yaşamdan kaçının

Hareketsiz Yaşamdan Kaçının
Hareketsiz Yaşamdan Kaçının

Bu yaşta, tıpkı diğerleri gibi, hareketsiz bir yaşamdan kaçmalıyız. Kişi hareket etmediğinde, vücudu daha sonra kilo almaya neden olan besinleri yakmaz.

Sabırlı olun

Sabırlı Olun
Sabırlı Olun

Metabolizma daha yavaştır ve sonuçların görülmesi zaman alacaktır. Ama pes etmeyin, çünkü sonunda gelecekler. Sonuçları almak daha uzun sürse bile, pes etmeyin, yavaş yavaş nasıl geliştiğinizi ve vücudunuzun daha iyi bir şekilde nasıl değiştiğini göreceksiniz.

Stresli durumlardan ve ortamlarda bulunmaktan kaçının

Stresli durumlardan kaçının
Stresli durumlardan kaçının

Çoğu durumda, stres insanların olması gerekenden daha fazla yemesine neden olur. Bu nedenle kişinin vücudunun ihtiyaç duyduğundan daha fazla yiyerek kilo almaması için o anlarda kendini nasıl kontrol edeceğini bilmesi gerekir.

Esnetmek için çaba gösterin

Kendinizi Esnetin
Kendinizi Esnetin

Ne kadar esnek olursanız, herhangi bir fiziksel aktiviteyi o kadar iyi yapabilirsiniz ve egzersiz yaparken bir sorun yaşama veya kendinize zarar verme olasılığınız o kadar az olur.  Herhangi bir aktivite yapmadan önce 10-15 dakika esnemek, sonrasında nasıl hissettiğinizi belirleyecektir.

40 yaşını doldurduktan sonra kilonuzu korumak sizin için daha mı zor? Bu ipuçlarını biliyor muydunuz? Yorumlarda bize bildirin!

Şeker Hastaları Nelere Dikkat Etmeli

1

Şeker Hastaları Nelere Dikkat Etmeli

Şeker hastaları nelere dikkat etmeli,şeker(diabet) hastalarının günlük hayatlarında dikkat etmesi gerektiği hususlar hakkında bilgiler aşağıdaki makalemizde yer almaktadır. Şeker hastalarını nelere dikkat etmeli hakkında bilmedikleriniz varsa ve bu konu hakkında bilgi sahibi olmak istiyorsanız aşağıdaki maklemize göz atarak bu konu hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz.

SIVI ALIMINI ARTIRIN, ÖĞÜN ATLAMAYIN

Hava sıcaklığının artması, günlerin uzaması ve aktivite artışı nedeniyle vücudun sıvı kaybı kış aylarına göre hemen hemen iki kat artar. Bu, gerek terleme, gerekse buharlaşma yolu ile olur ve sıvı kaybı ile birlikte vücudun tuz dengesinde de bozulmalar görülebilir. Bu bozukluklar; halsizlik, fenalık hissi, kas ağrıları, kramplar hatta kalpte ritim bozukluklarına dahi neden olabilir. Bunun için diyabet hastalarının sıvı alımlarını mümkün olduğunca arttırmaları ve beslenmelerine çok dikkat etmeleri gerekmektedir.
Oldukça Çok Su İçmeli
Oldukça Çok Su İçmeli
Uzun süre aç kalmamalı, bir kerede çok fazla yemek yememeliler.
Gerek insülin, gerekse oral olarak şeker düşürücü ilaç kullanan hastaların bu ilaçların etkilerinin maksimum olduğu dönemlerdeki ara öğünlerini atlamamaları çok önemlidir.

YAZ MEYVELERİNE DİKKAT

Yaz mevsiminde şeker hastalarının sıkça karşılaştığı bir durum da lezzetli yaz meyvelerinin ve dondurmanın sık ve bol tüketilmesi sorunudur. Kalorisi ve şeker düzeyi yüksek olan; üzüm, incir, kavun ve diğer tüm meyveler doktor tavsiyesine göre tüketilmelidir.
Yaz Meyveleri
Yaz Meyveleri
Meyveler çok miktarda tüketildiğinde kan şekerinde yüksekliğe ve buna bağlı rahatsızlıklara yol açabilir. Yaz aylarının en lezzetli yiyeceği dondurma da maalesef kan şekeri ayarını bozan yiyeceklerden birisidir. Ancak şekersiz üretilmiş diyet dondurmaların doktor kontrolünde ve diyet değişim listesi ile kalorisi hesaplanarak kullanımı mümkün olabilir.

EN UYGUN TATİL YERİ: YAYLALAR

Diyabetik hastalar, tatilleri için çok fazla sıcak ve nemin olduğu kıyılar yerine, daha az nem ve daha bol oksijenin olduğu yayla turizmini ve kültür turizmini tercih etmelidirler. Ayrıca açık büfe yemek veren tatil tesislerinde çok dikkat edip, gerekirse durumlarına uygun menü hazırlanmasını sağlamalıdırlar.
Yayla Doğa Tatili
Yayla Doğa Tatili
Artmış aktivite ve öğün saatlerinin aksatılması hastalarda hipoglisemi denilen şeker düşüklüğüne neden olabilir. Bu durum hastalar için çok tehlikeli durumlar oluşturabileceğinden, uzun yürüyüş, yolculuk gibi durumlarda ara öğünlerini aksatmamaları için yanlarında yiyecek taşımaları, uyku saatine ve süresine dikkat etmeleri, alkol alımı da kan şekeri ayarını bozacağından alkolsüz ve şekersiz sıvı gıdaların tüketimine önem vermeleri gerekmektedir.
Diyabetli hastalar tatile çıkmadan önce doktorlarına başvurmalıdır.

AYAKLARA EKSTRA ÖZEN

Yaz aylarında ayak bakımı da çok önemli bir konudur.
Yazın çorapsız ayakkabı ve terlik giyme alışkanlığı, şeker hastalığına bağlı olarak duyu azalması ve damarlarda daralmalar oluşturabileceğinden ayaklarda yara açılmasına neden olabilir.
Ayak Sağlığı
Ayak Sağlığı
O yüzden yazın da rahat kesimli, ortopedik tabanlı, iç astarlı ayakkabı ve yumuşak sıkmayan çorap giyilip, ayaklar her gün yıkanıp, herhangi bir yara ya da renk değişikliği var mı diye kontrol edilmelidir.
Kumsalda, taşlık kesimde ve kırlık arazide çıplak ayakla dolaşılmamalı, kumsalda ayakların yanmaması için güneşlenirken üstü ince bir tülbent örtülmelidir.
Şeker hastalığına bağlı olarak duyu kusuru oluşmuş hastalarda güneşlenirken ya da çalışırken uzun süre güneş ışınlarına maruz kalmaya bağlı olarak yanıklar oluşabilir ve bu yanıkların tedavisi büyük güçlükler doğurabilir.
Hastaların sabah erken saatlerde ya da akşamüstü güneş ışınlarının eğik geldiği zamanlarda güneşlenmeleri ve bunu 20-30 dakika gibi kısa sürelerle sınırlamaları gerekmektedir.
Gün içinde mutlaka şapka ile başlar korunmalı ve tercihen güneşlenirken bile ince bir giysi giyilmelidir.
Alıntı

Ev alma komşu al!

0

Nasıl olsa son katta veya onun bir altında ya da herhangi bir dairede kimin oturduğundan çoğu kimsenin haberi bile yoktur. Hatta daha kalabalık apartman ve sitelerde karşı komşusunu bile sabah işe giderken ya da ara sıra kapısı açıldığında görenler vardır.
Buna zaman dersiniz, devir dersiniz vs. çoğaltabiliriz.

Ama netice itibariyle dediğim gibi bu atasözü bu durum için geçerli değildir. Siz ev alabilirsiniz, komşu almanıza gerek yok yani.

Şimdi tersten gelelim, mahalle komşuluklarında ya da bazı apartman sitelerinde meraklı ablalar vardır. İnanılmaz derecede merak ve evham taşıyan bu komşu grubu, komşuluğun ötesinde bir nevi iletişim aracı olarak mahalle veya apartmanda amme hizmeti, gönüllü haber taşıma içgüdüsüyle yaşamaktadırlar.

Bu cenah için komşuluğun bir sınırı yoktur. Yani illâki karşı kapı komşusu olma zorunluluğu yoktur. En üst katta ya da herhangi bir dairede oturanlar da görevi dahilindedir. Apartman ya da mahallede birinin kızı – oğlu birine âşık olmuşsa, bakışmışsa hele ki daha ileriye giderek kaçmışsa işte o zaman yaklaşık 1 aylık malzeme çıkmış demektir. Halk arasında dedikodu olarak adlandırılsa da bu bir dejenere olmuş tipik kültürdür aslında.

Bir komşu da hafiften ses yükselse bu tipler hemen kapıda biter. “Aman efendim işte sesler duyduk da, Allah korusun evde bir kaza mı oldu dedik. Benim adam git bir bak komşulara, acaba çocukları mı hastalandı dedi de o yüzden zile bir basayım dedim,” tarzı karşı tarafa esasen “Bana kızmaya hakkın yok, ben sese geldim ama sizin iyiliğiniz için geldim,” mesajını iletirler.

Halbu ki işin aslı öyle değildir. Esasen içinde “Kesin kavga ediyorlar, dur şunları dinleyeyim, yok yok en iyisi gideyim de kapı ziline bir bahane ile basayım, belki bir şeyler öğrenirim,” iç güdüsünü taşımaktadırlar. Bunun üstüne bir de kapısını çaldığı komşu kadın gözü yaşlı açarsa kapıyı, tamam beklenen malzeme hazırdır. An itibariyle tüm apartman veya mahalle durumdan haberdar olacak ya da haberdar olmak üzeredir.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz, bekar çocuğun işten çıkması, eve girerken komşu balkonunda çamaşır seren kızı dikizlemesi, gelin kızın elinde bavulla anne evine gelmesi gibi hamleler kesinlikle gözden kaçamayacak kadar hassas bir gözlem içinde gerçekleşen cerayanlardır.
Hatta bu gözlemci grup bazen çoğalabilir ve olayı bir tık ileriye götürerek çoğalma gösterirler. Artık apartman girişlerine halk arasında yaygı atmak olarak tabir edilen genelde paspas ve minder tarzı örtülerle havanın iyi olduğu günlerde oturmak, el işi, örgü tarzı meşguliyetlerle gündem değerlendirmeleri olabilmektedir.

Bu gözlemci gruba katılmayanlara ise “Aman pek sol bee,” “Hakkaten çok somurtuyo, kendini bir şey zannediyor,” “Sonradan görme işte noolucak,” tarzı eleştirilerle hoşnutsuzlukları kendi aralarında haklı vicdan rahatlatma yöntemi olarak kullanılmaktadır.
Bunun daha ileriye gittiği bölgelerde apartman sakinleri babalar akşam işten gelirken eve girerken kapı ağzında oturan komşu kalabalıklarından utana sıkıla evlerine girmektedirler.
Aslında haksız da değillerdir. Düşünsenize evinize girmek için irili ufaklı bakışların markajında eziliyorsunuz. Halbu ki onların utanması gerekirken siz utanıyorsunuz. Buna komşuluk kültürü diyenler olsa da aslında bu dejenere olmuş dedikodusal bir kültür yozlaşmasıdır.

Aracınızı park etmekten tutun da, apartman kapısına konan sineğe kadar her şeyi bir iletişim sebebi olarak gören bu tiplere adı komşu olduğu için rahatsız olsanız bile sessiz kalmanız gerekmektedir.

İyi de “Ev alma komşu al” bunun neresindeydi.
Aslında bahsettiğimiz halk arasında meraklı evine bakmaksızın gözü komşulara giren çıkanlarda olan, kendi grubuyla üç günlük tanıştığı kişilere sır verip, iki gün sonra onlarla arası açılan ve sırları ifşa olunca kavgalara sebep olan teşkilât olayı farklı anlamıştır.
Ev alma komşu al atasözü, Türklerin göçerlik yaptığı dönemde türemiş bir atasözüdür. Dönemde göçer hayatı ve doğa içinde yaşandığı için çadırlar birbirine yakın kurulurdu. En büyük tehlike vahşi hayvan tehlikesiydi. İnsan tehlikesi olmazdı. Hele ki hırsız, arsız hiç olmazdı. Hırsız olmazdı çünkü çadırdan çalabileceği değerli hiçbir şey yoktur. Arsız olmazdı herkes bilir ki her çadır da en azından bir çifte tüfek dolu beklerdi.

Ancak çadır araları uzun olursa, bağladığınız köpek zayıf ya da gelen hayvan grupla gelmişse tehlike kaçınılmazdı. Bu sebeple çadırlar yan yana yakın kurulur ve oluşan topluluğa da oba denirdi.

İşte obada komşu çadırındakiyle bir nevi muhtaçlığın vardır. Sürüne sürüsü gibi bakacak, hayvan kırkımından tut, çocuklarına kadar her zaman bir dayanışma içinde olacak, bir tehlikede ilk senin sesini duyacak olan yan çadırındaki olacağı için atalarımız “Ev alma komşu al,” demişlerdir.

Yani, git komşuyu dinle, git aile hayatını irdele, kavgalarına karış, dedikodu yap dememişlerdir.

Günümüzde yapılar betonarme olup, çoğu site, apartman vs. bir nevi kamera, emniyet güçleri, konum itibariyle güvenli sayılabilir. Vahşi hayvan tehlikesi de hemen hemen hiç yoktur.

Sadece otopark, ses – gürültü, çocuğuma bağırdın tartışması dışında pek te komşularla karşı karşıya gelinmemektedir. Bu sebeple atasözünün burada geçerliliği kalmamıştır.
Yani siz ev alabilirsiniz.

Ama komşu da önemli diyorsanız, “Komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir,” hadisi şerifini anlamakla başlayabiliriz. Zor zamanda yakınımızda olduğu için sadece destek olma amacıyla komşumuzu gözetleyebiliriz. Kurbanda “Siz ne kestiniz?” gârâbeti yerine, incitmeden kapısına et koyabilirsiniz. Hoşgörü ve tebessümle, anlayış sınırlarını zorlasa bile çocuklara şefkat gösterebilirsiniz. Yani idare edebilirsiniz.

Ancak merak ve dedikoduyla komşuluk Türk ve İslam kültüründe yoktur.
Hülâsâ atasözleri de kültür dejeneresiyle değişime uğramıştır.
Kaynak: Bekir Manav – 30.04.2021

Gözden kan şekeri ölçen cihaz patent aldı

0

Uzun süredir tasarım aşamasında olan yeni bir ürün, diyabetlilerin kullanımına artık bir adım daha yakın. Optik glukometre olarak adlandırılan ürün, 2003 yılında tip 2 diyabet tanısı alan Prof. Dr. Bill Banker’ın imzasını taşıyor.

Güney Carolina’daki Furmin Üniversitesi’nde teorik fizikçi olan Dr. Banker; şeker ölçümü için parmak delmekten sıkılınca farklı yollar araştırmaya karar veriyor. “Yemek yedikten sonra görmemin bulanık olduğumu fark ettim. Bunun nedenini merak ettim?” diyen Dr. Banker, bir göz doktoru arkadaşından göz merceğinin kandaki şeker değişikliklerine tepki verdiğini öğreniyor. Araştırmasını ayrıntılandırmak için, Lander Üniversitesi’nden kızılötesi lazer fizikçisi Prof. Paige Outzts’dan yardım alıyor. Prof. Ouzts, “Çalışmaya ilk başladığımızda kan şekeri ölçmenin başka bir yolu olup olmadığını bilmek istedik”, diyor: “Vücudumuzun kızılötesi ışın yaydığını bildiğimize göre, neden bu teknolojiyi kullanıp, bir kızılötesi sensör geliştirmiyoruz?”diye düşünüyorlar. Birlikte çalışarak bu cihazı geliştiriyorlar ve patent alıyorlar. Araştırıcılar cihazın, göz sıvısındaki gerçek glukoz oranını hesaplamak için kullanılabildiğini ve bir glukometre cihazı kadar iyi çalıştığını belirtiyorlar.

Cihazı ilk test eden de Dr. Banker, patentini almak da hiç kuşkusuz önemli. Ancak, cihazın diyabetlilerin yaygın kullanımına sunulabilmesi için daha birçok testten geçmesi gerekiyor.

KAYNAK: diabetes.co.uk

Üç Aylık Şeker – HbA1c

0

Üç aylık şeker kavramını duymayan şeker hastası yok gibidir. Peki, bu kavramla anlatılmak istenen nedir ? Şekerin son üç aylık seyrinin ortalaması mıdır? Hayır, cevap o kadar basit değil.

HbA1c

Kan şekerinin son iki üç ay boyunca nasıl bir seyir izlediğini ön görmek için yararlanılan, şeker hastalarının adını çok iyi bildiği HbA1c’den bahsetmek istiyorum bu makalemde. Başlığa bakmakla yetinmeyip makalemin tamamını okursanız HbA1c için kullanılan geriye doğru üç aylık şekerin ortalaması şeklindeki bir tanımlamanın, kestirmeden söylenen yetersiz bir tanımlama olduğunu fark edeceksiniz.

Öncelikle belirtmek isterim ki, şeker hastalığının neden olabileceği organ hasarı riski ile HbA1c değeri arasında çok yakın bir bağlantı vardır. Örneğin HbA1c değerinin 8 den 7’ye düşürülmesi diyabete bağlı ölümlerin % 21 oranında azalması demektir. Sadece bu kadarcık düzelme, kalp krizi riskini % 14 oranında azaltırken, göz ve böbrek damarlarını ilgilendiren hastalıklara ait riskler yani retinopati ve böbrek yetmezliği riski ise % 37 oranında azalır. Okurlarıma aktarmak istediğim en önemli bilgi budur.

Biraz daha meraklı veya sabırlı olanlar ise makalemin bundan sonraki satırlarında bu testin anlamını, nasıl değerlendirilmesi gerektiğini, hatalı olarak yüksek ya da hatalı olarak düşük değer bulunmasının, yani yanıltıcı faktörlerin neler olabileceğini bulacaklar.

HbA1c hem açlık, hem de tokluk kan şekerinin seyri hakkında fikir verir bize. Bu değerin oluşmasına şekerin son bir aydaki seyri % 50 oranında etki eder. Ölçümden önceki 2. ayın katkısı % 20, ölçümden önceki 3. ayın katkısı ise % 10 kadardır. HbA1c arttıkça açlık şekerinin, normale yaklaştıkça tokluk şekerinin katkısı daha ön plandadır.

Sadece HbA1c değerine bakarak, şekerin çok yüksek değerlere çıkıp çıkmadığını, ya da çok düşük değerlere inip inmediğini net olarak anlayamayız. Bu tür şeker dalgalanmalarının sebep olabileceği riskleri ön görmemiz için HbA1c değeri bize yardımcı olmaz. Özellikle hipoglisemi (şeker düşmesi) ya da ağır bir yemekten sonra yaşanabilecek aşırı şeker yükselmesinin varlığını bu testin sonucuna bakarak söyleyemeyiz. Bunun için en güvenilir yol şeker takibidir.

HbA1c değeri şekerdeki günlük değişimler ya da dalgalanmalar hakkında bilgi vermese de düşük düzeyde tutulabildiğinde böbrek, göz ve sinir sisteminin hasar görme riski (mikrovasküler komplikasyonlar) daha düşük olur. Yüksek kan şekeri kalp hastalıkları için bir risk oluşturduğuna göre HbA1c yüksekliğinde kalp hastalığı riskinin arttığını da söyleyebiliriz.

HbA1c aslında çok tanıdık iki molekül olan şeker ile, kana kırmızı rengini veren hemoglobin isimli proteinin birleşmesinden oluşur. Hemoglobinin yüzde olarak ne kadarı şekerle birleşmişse HbA1c değeri odur. Şeker ne kadar yüksek seyrederse hemoglobine bağlanma yüzdesi de o kadar yüksek olur. Bu bağlanma geri dönüşümlü değildir. Şeker molekülleri kırmızı kan hücrelerinin ömrü bitinceye kadar yani iki üç ay orada kalır.

Türk, Avrupa ve Amerikan Diyabet cemiyetleri, HbA1c için bazı aralıklar belirlemiştir:

1) HbA1c 5,7 den düşük olmalıdır.

2) HbA1c 5,7 ile 6,49 arasında ise prediyabet (gizli şeker) kabul edilir.

3) HbA1c 6,5 ve üstünde ise diyabet tanısı konur.

Diyabet tanısı konduğunda hedeflenen HbA1c değeri kişinin yaşına ve eşlik eden diğer hastalıklara göre değişebilir. Genellikle 6,5 ile 7 arasındaki değerler hedeflenir. İleri yaştaki kişiler, özellikle ciddi koroner arter hastalığı ve kalp yetmezliği olan yaşlılar, şeker hastalığı süresi uzun olup sık hipoglisemi yaşayan ve hipoglisemiye karşı duyarsızlaşmış kişilerde 6,5 – 7 gibi değerler risklidir. Bu tür durumlarda HbA1c değerinin 7,5 – 8, hatta 8,5 düzeyinde tutulması önerilir.

Bu konuda yapılan standardizasyon çalışmalarına rağmen HbA1c değerleri laboratuvardan laboratuvara zaman zaman 0,5 kadar bir değişiklik gösterebilir.

HbA1c, hem kırmızı kan hücrelerinin yaşam süresi, hem de her bir hücreye bağlanan şeker miktarıyla bağlantılı bir değerdir. Böbrek hastalıkları, hemoglobin yapım bozukluklarına bağlı bazı anemiler, bazı ilaçlar ve vitaminler kırmızı kan hücrelerinin yaşam süresini etkiler. Bu durumlar yanıltıcı HbA1c değerlerinin ortaya çıkmasına neden olur.

Amerikalı ünlü Endokrinoloji Uzmanı Dr. Irl Hirsch, HbA1c ölçümlerinde yanıltıcı bilgi alma oranının % 14 ile % 25 arasında değişebileceğini öne sürmekte.

Bir örnekle durumu anlatmak istiyorum: Gece gündüz sürekli kan şekeri takibi yapılan bir kişide, şeker ortalaması 140, HbA1c düzeyi 8 bulunurken, diğer bir kişide ortalama kan şeker düzeyi 220 iken bile HbA1c düzeyi 8 bulunabilir. Bu farklılık kırmızı kan hücrelerinin yaşam sürelerindeki farklılıktan kaynaklanır. Diğer bir anlatımla, örneğin HbA1c düzeyi 8 ölçüldüğünde bu sonuç bir hasta için ortalama 140 mg seyreden şekeri işaret ederken, diğer bir hasta için ortalama 220 mg seyreden bir şekeri işaret edebilir.

Tedavi edilmemiş demir eksikliği anemisi ve B 12 vitamini eksikliği anemisinde HbA1c değeri olması beklenenden daha yüksek bulunur. Anemi tedavi edildiğinde HbA1c değerinde düşme olur. Böbrek yetmezliği, tiroid tembelliği (hipotiroidi), trigliserid yüksekliği, kronik alkolizm, yüksek dozda aspirin kullanımı, sarılık, haşhaştan elde edilen maddelerin kullanımı gibi durumlarda da HbA1c değeri, şekerin seyrine göre beklenenden daha yüksektir.

Orak hücreli anemi ve Akdeniz anemisi taşıyıcılığı adı verilen adı verilen hemoglobin yapım bozukluklarında, kan hücrelerinin parçalanmasına yol açan anemilerde ve gebelikte ise HbA1c değeri beklenenden daha düşük bulunur.

Özetle belirtmek isterim ki, HbA1c tanı ve takipte oldukça önemli bir test olmasına rağmen değerlendirilmesinde dikkate alınması gereken pek çok ayrıntıyı da göz ardı edemeyiz.

Sağlıklı ve mutlu kalmanız dileğiyle.

Dr. Cemal Nuri Gürbüz İç Hastalıkları Uzmanı

25.02.2021.

Not : Lütfen kişisel tıbbî verilerinizi burada paylaşmayın. Yorumlarla sanal ortamda tanı ve tedavi önerisi yapılması risklidir, tıp etik kurallarına aykırıdır.

Kadim Türklerde Kadının Yeri

0

Hakan’ın eşi “hatun” (kraliçe) yada “Türkan” denir..

Eğer Hakan ikinci bir evlilik yaparsa o kadın Çin li ise ikinci sıradadır, buna “konçuy” denir. Başka milletten ise “kuma” denir…. ikinci, üçüncü evlilik nadir görülen siyasi durumdur.
Bu evlilikten çocuk doğarsa, o çocuk veliaht adayı olamaz, kendi annesine teyze der, Türkan’a anne der.

Hakan ile Türkan bir olmalıdır, yabancı bir elçi geldiğinde, Hakan ve Türkan yanyana tahtta karşılar, tek başına Hakan karar veremez, hatun’unda onayı olması gerekiyor.

Hakan buyuruyor ki… diye başlayan ferman geçersizdir….. Hakan ve hatun buyuruyor ki demesi gerekir..

Kadınlar erkeklerle birlikte kurultaya katılır devlet işleri kararı alır, erkeklerle aynı eşit haklara ve eşit görev dağılımı yapılır, avcı, çiftçi, asker, komutan,hakan vs olabilir at biner, kılıç kuşanır, ok atar.

Kadın erkeğin tamamlayıcısı olmak zorundadır… birbirine üstünlük yoktur.
Bir kadın kocası evde olmasa erkek misafir ağırlayabilir, erkeklerle kurultaya katılır, devlet işlerinde söz sahibi olur.

Kadına saygısızlık asla düşünülemez, kadına saygısızlık, en ağır şekilde cezalandırılır….
kadına ve çocuğa vurmanın cezası ölümdür, savunmasız birine saldırmanın cezası ölümdür, düşman olsa dahi (Orhun yazıtları) mesela baba annenin onayını almadan kızını biri ile evlendiremez, egemenlik ortaktır, söz sahibi erkek ve kadın dır.

Türklerde şölenler ve yağma şölenleri vardır, ogünlerde yenir içilir, borçlunun borcu ödenir, ihtiyaç sahibinin ihtiyacı giderilir, kadınlar bu şölenler özgürce katılabilir, siyasi bir toplantı dır. Kadın devletin siyasal işlerine katıldığı gibi ev ekonomisinede ortaktır.

Pislik nedir?

PİSLİK NEDİR?

Lise sondaydım…

Felsefe hocası derse girdi, “Arkadaşlar bana pisliğin tarifini yapar mısınız?” dedi…

Birer birer cevap verdik ama hoca hiçbirimizinkini doğru kabul etmedi.

“O zaman siz yapın tarifini hocam” dedik…

Hoca ayağa kalktı ve;

“Pislik, bulunmaması gereken yerde bulunan şey veya kişidir!” diye bir tarif yaptı…

“Nasıl yani?” dedik.

“Çok basit arkadaşlar…” dedi,

“Örneğin annenizin saçını öper koklarsınız. Ama o saçın bir telini dàhi yemek tabağınızda görseniz iğrenirsiniz ve o saç pislik olur.”

“Yine tabağınızdaki yemeğin yağına ekmek banarak yersiniz ama o yağın bir damlası bile elbisenizin üzerine damlasa o yağ artık bir pislik olur sizin için.”

“Ve bir kimse bulunmaması gereken bir makamda bulunuyorsa eğer, unutmayın ki o da bir pisliktir.”

Nazmiye Demirel

Eşi Cumhurbaşkanı olduğunda Köşk’ü değil, evini istedi. “Gitmesek olmaz mı” dedi ama, güvenlik endişesi dile getirilince taşınmak zorunda kaldılar.
Köşk’te kaldıkları 7 yıl boyunca Nazmiye Hanım her hafta sonu Güniz Sokak’taki evine geldi, çünkü burada tavukları vardı, onlarla ilgilenmeyi sürdürdü. Kurbanları da bu evin arka bahçesinde kestiler.
Görmüş, geçirmiş, modern ve inançlı bir kadındı.
Türkiye’nin ilk araba kullanan kadınlarından birisiydi.
Kibirli değil, alçak gönüllü idi.
Gösterişten, masraftan hep kaçındı.
Helali, haramı gözetti.
Meselâ köşkün mutfağından bir patates bile kullandırmadı.
Evinin mutfağıyla, köşkün mutfağını ayrı tuttu.
Köşk’te özelikle günlük kullanılan eşyaların hayli yıpranmış olması nedeniyle “Kumaş beğenin yüzlerini değiştirelim” önerilerini, “Hayır, bunların tarihi değeri var, hem masrafa da girmeyelim” diyerek geri çevirdi.
Sadece üzerlerine kılıf geçirterek kullandı.
Gazeteci Hulusi Turgut, Demirel’in döneminde Köşk’e damgasını vuran “Nazmiye hanım protokolü”nü şöyle anlatır: “Süleyman Bey Cumhurbaşkanı iken Köşk’te iki tür uğurlama yapılırdı. Birincisi, Cumhurbaşkanı 1 No’lu nizamiyeden çıkarken bir manga askerin selam durduğu, Cumhurbaşkanının da makam aracından elindeki şapkasıyla selamladığı resmi uğurlama. İkincisi de, Cumhurbaşkanı konuttan ayrılırken Nazmiye hanımın talimatıyla bir görevlinin aracının arkasından ‘yolun açık olsun’ diye bir sürahi su döktüğü Nazmiye hanım uğurlaması.” Nur içinde yat!
Allah’ın engin rahmeti üzerinden hiç eksilmesin!

Ay-Yıldız Bulunan Göktürk Paraları

0
Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan’da yapılan arkeolojik kazılarda ilk büyük Türk uygarlığı olan Göktürklere ait paralar bulunduğu ortaya çıktı. Paralar, ‘Türk uygarlığında önemli keşif’ olarak değerlendirildi.
Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nin 4-6 Ekim 2004′te Bişkek’te düzenlediği İkinci Uluslararası Türk Uygarlığı Kongresi’ne katılan Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Yavuz Daloğlu, burada tanıştığı Özbek tarihçi Gaybullah Dr. Babayar’ın eski Türk devletleri paraları üzerinde yaptığı çalışmayı inceledi. Daloğlu, bu paralar arasında daha önce hiç duymadığı, görmediği Göktürk paralarıyla karşılaştı. Dr. Daloğlu, Dr. Babayar’la yaptığı çalışma sonunda, Göktürk paralarının bulunuşunu ‘Türk uygarlığında önemli bir keşif’ olarak açıkladı.
Sikkelerden birinde ortada kağan kabartması ve kenarlarda üç tane ay-yıldız olduğunu söyleyen Daloğlu, bu sikkenin Türk uygarlığı açısından çok büyük önemi olduğunu belirtti. Daloğlu, şöyle dedi:
“Göktürklerden sonra 8′inci yüzyılda Türgişlere ait paralar bulunmuştu. Ancak Göktürklere ait paralar onlardan 150-200 sene daha önceye, 576-600 yıllarına ait. En önemlisi, bu sikkelerin Türk toplumuna dayatılan ‘Türkler barbardı, Türklerin uygarlığı yoktu, göçerlerdi’ gibi Avrupa merkezli anlayışı çürütmesi. Göktürk sikkelerinin bulunuşu, Orhun Yazıtları’nın bulunuşu kadar önemlidir. Ayrıca ay-yıldızın bize İslam’da Semavi anlayıştan miras kaldığını biliyorduk. Ancak, yeni bulunan Göktürk paralarında da ay-yıldızlı figürler var.”
Alıntı: Hasan Kılıçoğlu

Hizmetçilerin uyudukları odaları

0

Hizmetçilerin uyudukları odaları.
İngiltere sene 1843.

Hizmet edene layık görülen değerin tipik örneği. Küçük olduğu için işlemeli kapağı kapandığı anda sıcak olacak, yani ısınma problemi yok.
Kapak örtüldüğü an karanlık olacak, aydınlanma için gazyağı ışık derdi yok.
Herkese ayrı oda yaşam alanı derdi yok.
Herkes bir nevi bir arada, bir sesle zille hizmet için koşacak.
Çünkü onlar köle.
Çünkü onların sahipleri İNGİLİZLER.
Çünkü İNGİLİZLER kendilerince kutsal millettir.
Onlar Dünyaya hükmeden bir millet olma yolunda, sömürge, kültür ve askeri üstünlük peşinde olan yönetimdir.

Tv dizileriyle, programlarıyla, kitaplarıyla, ekonomisiyle tüm ülkelere rol modeldirler.

Bu arada aklıma geldi,
Türkiye‘de onların dilini öğrenemezseniz doktora yapamazsınız.

İlkokuldan üniversiteye kadar onların dilini öğrenmeye mecburmuşuz.

Çünkü onların dili Dünya dili.

Dünyada 83 milyonun konuştuğu Türkçeyi öğrenemeden bu dili zorlayan sistemin kölesi olmamak için.

Dilimize, kimliğimize sahip çıkalım.

Alıntı: Bekir Manav’la Kültür İzleri

Bekir Manav
#dil #türk #kimlik

Ben Zeki Müren

0
1 Ocak 1951 Saat18.00 İstanbul Radyoevi. Herkes telaş içinde.
Yılbaşı programının en önemli sanatçısı Perihan Altındağ Sözeri rahatsızlanmış ve programa katılamayacağını iletmiştir.
Bunun üzerine bir çok sanatçı acilen aranır ama hepsinin gazinolarda programı vardır…
Akıllara Aralık ayında sınava tabi tuttukları bir genç gelir. Gözlüklü, sessiz, kibar gençtir.
Bu genci sınava aldıklarında; seçici kuruldaki üyeler rastgele şarkı adı söylerler, genç istenilen her şarkıyı mükemmel bir şekilde okur. Üyeler ne zaman takılacağını görmek için sıkıştırır. Farklı makamlarda zorlaşan şarkı adlarını söylerler. Genç 2 saatin sonunda, yaklaşık 60 şarkıya da mükemmel giriş yapar.
En sonunda bir üye “Yavrum ,sen kaç şarkı biliyorsun” diye sorar:
Genç “dört bin, efendim” deyince ,hepsi çok şaşırır. 186 kişi içinde sınavı tek geçen odur.
Hemen evine birini gönderip:
“Müsaitsen, hangi makam fark etmez, şarkı dosyanı al ve 1,5 saat içinde burada ol” denir. Genç “Peki efendim” der.
Geldiğinde hemen canlı yayına çıkacağı söylenince önce çok heyecanlanır…
Asım Bey’in hicaz bir eseri ile başlayıp, “hem okudum hem de yazdım” türküsü ile 45 dakikalık programı başarılı bir şekilde bitirir. Saat 21.15’dir.
Spiker Tarık Gürcan “Mazeretine binaen seansına gelemeyen Perihan Altındağ Sözeri yerine Zeki Müren’i dinlediniz” diye anons eder.
Yayından hemen sonra İstanbul Radyosu, az önce okuyan solistin kim olduğunu merak eden ve tebrik etmek isteyen dinleyiciler tarafından telefon yağmuruna tutulur. Okuyuşu, üslubunun farklılığı ve sesi herkesi etkilemiştir.
Tebrik için ilk arayan ünlü ses sanatçısı Hamiyet Yüceses’tir. “Mest olarak, gözyaşları ile seni dinledim. Kimsin sen evladım?”der.
Büyük sanatkarımız; “muhterem hanımefendi, Bursa’ya geldiğinizde tanışmıştık, size şarkı söyleyen, gözlüklü, mavi ceketli çocuk. Ben Zeki Müren” der.
Sevgi, saygı, minnet ve rahmetle…

İMPARATOR HİROHİTO

0

Asla dokunulamayan adam: İMPARATOR HİROHİTO

Japonya’nın 124. imparatoruydu, Hirohito. Japon Tanrısı olması anlamıyla kim bilir son imparatordu. Ve Japonlarca Tanrı kabul edilen bu insanla konuşulamaz, dokunulamaz, gözlerinin içine bakılamazdı. 2. dünya savaşını kaybeden, milyonlarca yitik veren Japonlar, savaşın sonunda Amerikalılar kapılarına devasa güçlerse, atom bombalarıyla, kitle imha silahlarıylarıyla dayanmışken teslim olmadılar. Zira tek bir şartları vardı. Hepimizi öldürmeden ilkin İmparatorluk ailesine dokunamaz ya da yargılayamazsınız!

Hakkında oldukça fazla informasyon bulunmayan bir adamdı Hirohito. Japon prensleri içinde Avrupa seyahatine çıkan, Japonya dışına çıkan ilk kişiydi. İyi eğitim almıştı. Onun imparatorluğu döneminde Japonya Asya’da büyük bir güç, devasa bir imparatorluk haline gelmişti. Yetkileri sınırsızdı. Her sözü Tanrı kelamı kabul edilirdi.Enerji kaynaklarının yetersizliği ve militarizmin, kibrin şiddetli yükselişi Japonya’yı 40’lı yılların başlarında bir harbe doğru itiyordu. O cenk ki hem Japonya, hem de tüm dünya için bedelleri oldukça ağır olacaktı.

Japon imparatorluk ordusu, Pearl Harbour’da Amerikan deniz üssüne ansızın saldırarak harbe oldukça süratli girdi. Tıpkı Naziler benzer biçimde ilk yıllarda ilerlemeleri de oldukça süratli oldu. Japon ordusundan üst üste zafer haberleri geliyor, Amerikan ve İngiliz kuvvetleri, Asya’da güneş imparatorluğunun evlatları karşısında sürekli geri çekiliyorlardı.

Fakat ilerleyen vakit içinde bir ihtimal bir başka yazının mevzusu olabilecek teknik sebeplerden dolayı Japon ilerlemesi durdu. ABD’lıların üstün imalat kapasiteleri, sınırsız ham madde ve insan kaynakları karşısında dayanamaz hale geldiler. Amerikan fabrikaları aralıksız olarak tayyare, tank ve ağır silahlar üretiyor ve büyük bir hızla cepheye gönderiyorlardı.

Savaşın son 2 yılındaki “Kamikaze” intihar pilotları hamlesi de Japonya’yı kurtaramadı. Tersine ellerindeki oldukça kıymetli ve yerine geri konulamaz, eğitimli pilotları tüketti. Bağlaşık ordusu JAponya’nın insanüstü ve inatçı direnişine karşın Japon adalarını birer birer ele geçirip JApon anne karasına dayandı. Amerikan hesaplamalarına bakılırsa Japon anne karasını işgal edebilmek müttefiklere 1 ila 1.5 milyon asker yitirilmesine mal olacaktı. Zira Japon’lar asla teslim olmuyor, bunu büyük bir onursuzluk sayıyor, ölene kadar savaşıyorlardı. 1.5 milyon Amerikan askerinin daha kaybını göze almak ABD için kabul edilemez bir rakamdı.

Amerikalı’ar, savaşlar tarihinin en zalim kararlarından birini aldılar; 3 gün içinde Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine 2 atom bombası atıldı. Yüz binlerce sivil, hanım çocuk demeden imha edilmişti. Bu korkulu zulmün Japonya’yı mısra getireceğini, teslime zorlayacağını düşündüler. Müttefikler, Japonya’dan kayıtsız şartsız bir teslim anlaşması istiyorlardı. Lakin Japonya teslim olmadı. Anne karayı korumak için çaba sarfetmek için tüm halkın öleceği gün için hazırlıklara başladılar. Japon anne karası korkulu bir ölüm tuzağına dönüşmüştü, müttefikler şaşkın ve çaresizdi.

Japon imparatorluk ordusunun bir tek şartı vardı; Asla kimse imparatora dokunamaz, yargılayamaz! Japonya’nın bu tek teslim şartı, imparatoru tıpkı Avrupa’daki örnekleri benzer biçimde (Nürnberg mahkemeleri) cenk suçlusu olarak yargılamak ve asmak isteyen Müttefikler için büyük bir prestij kaybıydı. Ve fakat Japonya’nın korkulu direncini asla bir halde kıramayacaklarını anlamışlardı. Koşulu kabul ettiler.

Büyük intikam hisleriyle Japonya’yı işgal eden Amerikalılar, başbakan Tojo dahil bir oldukça Japon subayı ve ileri gelenini alelacele mahkeme ve kararlarla astılar. Lakin imparatorluk sarayı teslim olmaz ve yıkılmaz bir iradenin abidesi benzer biçimde kapısındaki siyah üniformalı imparator muhafızlarının korumasında ayakta duruyordu.

İmparator Hirohito, sonrasında Halkının yaralarını sarmak ve yabancı baskıları azaltmak adına bir oldukça ödün verdi. Hatta yabancı elçilerle Konuşmak ve göz göze gelmeyi bile kabul etti! Bazı kibirli ABD’lı komutanlar işgalden sonrasında bir bahane bulup imparator Hirohito’yu da yargılamayı gündeme getirdiler. Lakin ABD bu girişimi asla göze alamadı. Zira biliyorlardı ki Japonya’nın Tanrı Kralı’nın bir parmak hareketi 150 milyona yakın Japon’u canı pahasına harekete geçirebilirdi!

Hirohito 1989’a kadar, 63 yıl süresince İmparator olarak kaldı. Dev kayıplara ve tüm olanlara karşın Japon halkının saygı, sevgi ve desteğini asla kaybetmedi. Nereyi ziyaret etse yuz binlerce insan onu görebilmek için toplanırdı. Tanrı Kral Japon ulusunun teslim olmaz iradesi olarak yaşadı ve öldü!.

DİP NOT: Japon Direnişinin boyutlarını anlayabilmek adına minik bir örnek vermek gerekirse; yalnız İwo Jima adlı minik bir talibi ele geçirmek için Amerikalı’lar 7 bin ölü 21. 000 yaralı vermişlerdir. Japonya’nın kaybıysa oldukça ilginçtir: 20. 000 ölü ve “8” tutsak. Yanlış okumadınız “8” tutsak.

Amerikalı’lar ondan sonra bu sayıyı göz boyamak adına 200 esire çıkartmaya çalışsalar da gerçekler ondan sonra açıklanmış, ABD’nın Anne kara işgal korkusu artmıştır.

Ufak bir adada sayı bu olursa Japon anne karasında neler yaşanırdı acep?

Sevmeyi öğrenmek

“Bugün sekiz yaşındaki kızım uyumadan önce bana,
‘Anne, hayat bana bazen çok zor geliyor.’ dedi.
‘Mesela, şu an sana en zor gelen şey ne?’ diye sordum.
Çarpım tablosunu ezberlemekmiş.
Kafamdan milyon düşünce aynı anda, itişe kakışa geçtiler.. İçimden dedim ki, ‘Şu an çok dikkatli seçmem gerekiyor sözlerimi.. bir durun. Beni panikletmeyin.’
Psikologlar tembihliyor, çocuğunuz korktuğunda veya endişelendiğinde ona ‘Korkacak bir şey yok ki…’ demeyin. Hem faydası olmaz, hem de onun duygularını hor görmüş, yok saymış olursunuz.
‘Sence dünyaya neden geliyoruz?’ diye sordum ona…
‘Sevmeye’ dedi.
Bütün kafamdaki kurgu alt üst oldu bir anda.. Çocukların düşünceleri, bizim içinde debelendiğimiz gündemle kirlenmediği için öyle saydam, öyle net, öyle tertemiz oluyor ki, kalakalıyorsunuz.
‘Çok doğru, sevmeye geliyoruz’. dedim.
Ama bir şey daha var : ‘öğrenmeye’ de geliyoruz.
Bak, ben bu yaşımda hala öğreniyorum. 100 yaşıma gelsem hala öğreneceğim şeyler olacak. Mesela, önceleri defalarca izlediğin bir filmi tekrar tekrar hep izlesen ne hissedersin?
‘Sıkılırım’ dedi.
Hah işte dedim, hayat da sen sıkılma diye, sana hep yeni şeyler öğretir. Yeni filmler izletir. Her yeni öğrendiğin bilgi sana yeni güzel bir kapı açar.
Tabii, her bilgi güzel kapılar açmıyor, kimi bilgiler de açtığın kapının karanlık tarafını gösterebiliyor sana, e o zaman da kendini korumayı, dikkatli olmayı filan öğrenirsin.
Bunu aklımdan geçirdim, ama söylemedim, hepsini bir anda yükleyip fındığımı şok etmenin de bir anlamı yok sonuçta…
Şimdi uyudu, ben de oturup düşünmeye başladım.
‘Dünyaya neden geliyoruz?’ müthiş bir soru aslında.
Yazının tam burasında bir durun, ve kendinize sorun.
Kaldınız değil mi?
O kadar detayda boğuluyoruz ki, ana fikri unuttuk biz.
Her birimizin kendine sorması gereken soru bu.
Kendinize bir liste yapın. Hayat amacım nedir diye..
Ev sahibi olmak, arabayı değiştirmek, kredi kartlarını ödemek, çocuklarınızın okulunun taksitleri, seyahate gitmek, çok beğendiğiniz o mobilyayı, o çantayı, o saati, o tableti, o bilgisayar oyununu almak…
Göreceksiniz ki çoğu satın almakla, para harcamakla ilgili..
Veya terfi etmek, iş kurmak , vs…
Ödül kazanmak var mı hedeflerinizde?
Yeni bir keşif yapmak var mı?
İnsanlığa faydası olacak bir ilaç bulmak var mı mesela?
Unutulmayacak bir beste yapmak?
İnsanların içine işleyecek bir şiir yazmak?
Birilerinin hayatına ışık olmak?
Bir ağaç dikmek?
Sevgili Behiç Ak, bir röportajında ,
-Ülkemizde yetişkinler, felsefe ve düşünceye dayanarak bir yaşam tarzı oluşturmaya çalışmadılar. Bunun yerine yaşam tarzı ‘satın almaya’ çalışıyorlar. demiş, not almışım.
‘Düşünerek ve emekle toplumsal olarak oluşturulabilecek bir şeyi, parayla kişisel olarak satın almaya çalışmak…’ güzel ülkemin en büyük sorunlarından biri bu.
Her şey maddi güce endekslenince tek hedef başarı, başarının da tek odağı para haline geldi.
İstemiyoruz çoğumuz bu çarka girmeyi aslında, ama sanki korkunç kalabalık bir çevreyolunda, beşinci vitese takmış gidiyoruz topluca, ve vites küçültemiyoruz.
Sizi bilmem ama benim aklıma sık sık arabayı kenara çekip, kırlara doğru yürümek geliyor.
Bu toplumsal çılgınlığın tek ilacı, bana göre ‘doğa’. Yani zihnimdeki kaosu tek yatıştıracak şey benim için o.
Mesela kıpkırmızı gelinciklerle dolu bir tarlada gün batımı yürümek… Mesela, yemyeşil bir vadide, şırıl şırıl akan suyun sesini dinlemek… Kızacağım tek şey, sırtımı yasladığım ağacın tepesinde bet sesiyle öten karga kardeş olsun istiyorum.
O zaman işte, düşüncelerimin üstündeki bulutlar dağılıveriyor. Sakin, huzurlu ve verimli düşünebiliyorum. Kime niye kızdığımı, kimi niye sevdiğimi, kendimle kavgamı nasıl çözeceğimi, serin serin süzgeçten geçirebiliyorum.
Geri geri çekilip resme bir uzaktan bakın bence.
Niye geldiniz?
‘Sevmeye.’
‘Öğrenmeye.’
‘Sevmeyi öğrenmeye.. !’
Sekiz yaşındayken 8 x 8 kaç diye sorduklarında hayat zordu.
Çaresi neydi peki? ‘Ezberle gitsin.’
Bugün bunca ölüm, bunca savaş, akıl almaz şiddet olayları hayatı zor kılıyorsa, sorun kendinize…
Çaresi ne ?
‘Sevmeyi öğrenmek’
Ezberleyin gitsin : ‘Sevmeyi öğrenmek’…”

Hacerul Esved Mucizesi

0
Ingiliz bilim adamları Hacerül Esved taşının güneş sisteminden olmadığını keşfettiler. Bunun isbatı için bundan 100 sene önce Karner isminde bir casusu Mekke’ ye gonderdiler. Bu şahıs hem arapça dilini öğreniyor hem de hacerulesved taşından en ufak bir nohut parçası kadar da olsa bir parça çalmak için kendini müslümanmış gibi gösteriyordu. Öyleki uygun zamanda sabah vaktinde Hacerul Esved taşından bir parça alır. Ve böylece incelemeye başlarlar. Çalışmalar sonucunda bakarki; Hacerul Esved kim ona selam vermişse veya öpmüşse hepsini kaydediyor ve bunu da 20 görüntüsüz ışık(ışın) kısa dalga şeklinde gönderiyor. Her yöne gönderilen herbir ışın 10 bin adamı alır şeklinde kayıt ediyor. Nasil ki!, Imami Şafii diyorki “Her kim haremi ziyarete gelirse ister hacı olsun ister umreci herbirinin ismini bir seferde kaydeder ve tamamı adedince de tavafın üzerine işaret koyar.
Bu olayı Mısırda kuran ve sunnet alimleri başkanı onayladı. Ve bunun üzerine Karner müslüman oldu.

Alından Öpmek ve Epifiz Bezi Mucizesi

0

ALINDAN ÖPMEK VE EPİFİZ BEZİ MUCİZESİ

Bu fotoğrafı gördüğümde oldukça şaşırdım ve duygulandım gözlerim dolu dolu oldu.

Ve ilk aklıma gelen Rasulullâh Efendimizin çocuklarınızı alnından öpün tavsiyesi geldi.

Ve bu vesile ile bir kez daha çağdaş tıp bu tavsiyenin de boşuna olmadığının altını çizmiş oldu bir ihtimal bunu sünnet olarak yapmayanlar bigün her sünnetin aslen insanlığa bir öğreti bulunduğunu anlamış olurlar.

Görmeden bilmeden yaptıklarımız bizlere aktarılan bu güzellikler bizim fıtratımızda yerleşmiş fakat zaman içinde gelenekselleşmis ve gerçek mahiyeti unutulmuş şeklinde.

Bir bebek ve bir anne var burda ki resimde ve bu annenin bebeğini alnından öperken çekilen mr görüntüsü. Alnınıza kondurulan bir öpücük bazılarına göre kolay gelir fakat inanılmaz derecede tesirleri olabiliyor.

Yapması oldukça kolay tecrübe etmek isterseniz derhal küçük bir evlâd bulun ya da sevdiğiniz birinin alınına şefkatli bir öpücük kondurun bu size sıcak duygular hissettirmekle kalmayıp oldukça daha yoğun tesirleri bulunmakta.

Bunun sebebi ise alnımız üçüncü gözün pineâl bezin bulunmuş olduğu yer olmasıdır.
Birini alnından öpünce aslen üçüncü gözlerini öpmüş oluyorsunuz.

Dudakların yada yanağın öpücüğünden değişik olarak bu daha samimi şundan dolayı o kişinin ruhuna dokunup benliğine ulaşıyorsunuz.
Ve değişik duygulara geçiş yaşıyorsunuz.

Üçüncü göz varlıklarınızın derinliklerine oluşturulan portaldır ve sizi ruhun en yüksek alemlerine götürebilir.

Bu uyanmayı temsil eder sadece hem de sizin de bir parçanızdır.
Doğduğumuz andan itibaren mevcud ve yaşamın bedeni bıraktıktan sonrasında da var olmaya devam eden görünmez bir varlığıdır.

Biri sizi alnınızdan öptüğünde içinizde derin bir aydınlanma hissi uyanır. İyi geceler öpücüğünü alına kondursak uykuya kolay geçişi sağlıyor.

Hem de sizi güvenli ve mutlu hissettirir. Ve annelere bir kaç tavsiyem eğer çocuklarınız devamlı ağlıyor huysuz ve sinirli ise sakinleşmesi için alnından sevgiyle kucak dolusu öpün.

Çocuğun basireti açılır akli melekeleri açılır.
Hafızası güçlenir.
Zihni arınık olur.
Gelişme hormonu dengeli olur.
Moral ve motivasyonu tam yetkin olur.
Çocuğun kişilik gelişimine katkısı olur.
Şuur altı korkuları azalır.

Kendilerine olan özgüvenlerini yerine getirir hissettiği bu itimat ve rahatlık sebebi ile de uyku verimi artar sözünüzüde dinler sizi üzecek bazı davranışları yapmazlar ve büyüdüklerinde başarıya ulaşmış birer fert olurlar biiznillâh.
Şu sebeple alnımızın tam ortası kişinin zihin odaklanma makamıdır.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz çoçukları daima anlından öpmüştür ve günümüz psikologları ve bilim adamları da aynen bunu onaylamaktadır.

İşte Efendimiz bunu 1400 küsür yıl ilkin biliyor ve uyguluyordu yapmış olduğu her işte binlerce hayır ve hikmet bulunan bir peygamberimiz var elhâmdülillah.
Sonsuz salât ve selâm o iki cihan rehberimizin üstüne olsun..!